Meteor Yağmuru

Anime, Doğa Yürüyüşü ve Meteor yağmuru gözlemi

Sıcak Kafa

Çook uzun bir ara ve derin depresyonlar sonrası rehabilitasyonumun ilk adımı olan kitaplarıma geri dönme işini bir blog yazısıyla taçlandırmanın iyi bir fikir olacağı kanaatindeyim. Yazı kaçınılmaz olarak spoiler içerecektir ancak kitabı okumadan yazıyı anlamanın pek mümkün olacağını sanmıyorum zaten. Yine de uyarımı yapmış olayım. Evet efendim, başlıyoruz.

Sıcak Kafa seçkin Afilli Filintalarımdan Afşin Kum’un, Afilli Filintalar resmi yayıncısı April Yayıncılık’tan çıkan ilk kitabı. Arka kapağında ufak bir özetle birlikte yine bir Afilli Filinta olan Alper Canıgüz’ün güzellemesi yer alıyor. Kapak resmindeki hamam böceği figürünü ise kitabın içinde herhangi bir göndermede bulmak bana nasip olmadı.

Kitap konuşarak bulaşan bir hastalığın dünyayı ele geçirmesini anlatıyor. Öyle bir hastalık ki nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı bilinmiyor. İnsanların kelime dağarcıklarını cümlenin ögelerine uyarak fakat anlamsız olarak sıralamasına yani bildiğimiz saçmalamasına sebep olan bir hastalık. Saçmalayan insanı belli bir süre dinlediğinizde hastalık kaçınılmaz olarak size bulaşıyor ve siz de saçmalamaya başlayarak başka insanları enfekte ediyorsunuz. Kahramanımız ise bir dil bilim uzmanı olarak vakti zamanında hastalığı önlemeye çalışan bir komitede çalışmış ancak nedendir bilinmez işi bırakmış ve kendisini arayan komiteden köşe bucak kaçan bir adam. Tahmin edersiniz ki kitap bize kahramanın bulunuşu, komiteye geri dönüşü ve hastalığın doğasını yavaş yavaş çözerek hastalığa şifa bulmaya çalışmasını anlatmalı. Son 3 sayfaya kadar falan bu beklentiyi de canlı tutuyor. Ancak sonunda bizi ciddi anlamda yanıltıyor.

Kitap çok güzel bir giriş cümlesiyle ve merak uyandıran bir bölümle başlıyor. Hikaye akıcı, karakterler orijinal (özellikle özgür karakteri favorim oldu). Bir kıyamet senaryosu olarak oldukça yaratıcı bir fikir kullanılmış. Hastalığı açıklayabilmek adına dilbilim, mühendislik, tıp bilgisi gayet güzel harmanlanmış. Sonra sanki yazar birdenbire kendi yarattığı hastalığa tutulmuş gibi umursamaz, meraksız ve tüm soruları ortada bırakacak şekilde kitabı bitirmeye karar vermiş. Sen o kadar makalelerden bahset, deneyler yap, ilaç dozu muhabbetine gir sonra birden bire o karakteri öldür bu karakteri hastalığa teslim et, aslında hiç de bişey yapamamışız her şey beyhudeymiş diye konuyu bitir. Kitap boyunca gözüme çarpan eksikliklerin (karakter özelliklerine yer verilmemesi, hızlı mekan geçişleri, hastalık paradoksundan defalarca bahsetme, bağlamı olmayan sahneler) tamamı, akıllarda oluşturulan o güzelim sorulara yanıt verilerek bertaraf edilebilirdi. Ancak, bu da böyle bir fikir deyip güya okuru düşünceye sevketme maskesi altında üşengeç bir sona teslim edilen kitap malesef beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Ha Afşin Kum yine kitap yazsa koşa koşa gidip almaz mıyız, gidip alırız. Yine okur yine eleştiririz. Afilli Filintaların bu sanki hepsi birbirine benzeyen romanlar yazıyormuş hissinden sıyrılıp her birinin kendine özgü bir dil ve üslup oturtabilmiş olmasını takdir de ederiz. Yine de kitabı tavsiye edeceğim kitle Afilli Filintalar takipçilerinin pek dışına çıkmaz malesef. Yazarlarımıza sınırları yıkan kitaplar yazabilmeyi diliyoruz. Esen kalın.

Yorum bırakın »

Uludağ’da Halk Saglığı İntörnü Olmak

Yazmıyorum halk sağlığı yazısı falan, sinirimi bozdunuz.

Yorum bırakın »

Ben Kullanışlı Aptal Mıyım?

Şu konuda atarlı atarlı yazmaktan bıktım. Ama siz gereksiz iyi niyet beslediğim kapı komşum, sınıf arkadaşım, öğretmenim, yarın öbür gün aynı iş yerini paylaşacağım meslektaşım; şu konuda beni hayal kırıklığına uğratmaktan bıkmadınız.

Bak şimdi sana kendi hikayemi anlatacağım en baştan. Kendi kronolojimle. Her birini ben yaşadım. Allah aşkına sen şu hikayedeki kötü adamı bul.

Ben daha ilkokula yeni başlamışken 28 şubat darbesi oldu. Mübarek hocanız Ecevit’e “Ben kıtmir köpeğiniz…” diye yaltaklanırken babam sayısız soruşturma atlattı, annemi kendi iş arkadaşları başörtülü çalışıyor diye fişleyerek istifa etmesine neden oldu. Halamın cemaatçi arkadaşları eylemlerde onları yüzüstü bırakarak okuldan atılmalarına neden oldu. Babam sınıfın ilk okumaya geçeni olmamdan, sınavlarda birinci gelmemden gurur duyamadığını yıllar sonra itiraf etti bana. Yarın öbür gün başörtü ve eğitim arasında seçim yapmak zorunda kalacağıma eğitimden umudu olmayan vasat bir öğrenci olmamı dilediğini.

Yıllar geçti, Ak parti iktidar oldu, cemaat arkasından serpildi büyüdü, buna rağmen bizim başörtüsü meselesi raflardaki yerini korumaya devam etti. Sen sevgili komşum “AMA KAMUSAL ALANDA DİNİ SEMBOL OLMAZ” türküsünü tutturmuşken cemaatçi abiler “Valla bugün başörtüsü yasağı kalksa biz ne olur ne olmaz diye kendi okullarımızda yasağı uygulamaya devam ederiz.” diyorlardı yüzüme utanmadan. Akp çok geç kalmış bir başörtüsü hamlesi yaptığında bile sen insan haklarını özgürlüklerini dilinden düşürmeyen hocam kapatma davası açtınız partiye.

Liseyi nerde okuyacağım apayrı bir kriz konusu oldu evde. Alnı secde gören adamlardan oluşan cemaat başörtümle alakalı bir çözüm getirmediği gibi bir de erkek lisesine almaya çalıştı beni, günaha girmişken tam girmek lazım tabii. Kazandığım fen lisesinde ise etek boyumu bile setr anlayışıma göre belirleyemezdim. Allah onlardan razı olsun, mezun olduğum Kerime Hatun Lisesi koştu yardıma. Onlar büyüttü, olgunlaştırdı beni.Kimliğime dokunmadılar, buyruklarına almaya çalışmadılar, kendim olmama izin verdiler.

Kazandık geldik üniversiteye hala başörtüsü derdi. Sen pek aydın, çağdaş hocam, kapüşon takıyorum diye dersinden kovdun beni. Sen sevgili özgürlükçü sınıf arkadaşım sesini çıkarmadın. Kenyalı bir çocuk gelip teselli etti beni, cemaat ablaları da ne hikmetse yoktu ortada. O sıralar öyle sinmiştik ki, bizim cenah bile yoktu ortalarda.

Kavga dövüş aldık eğitim hakkımızı. Bu arada cemaat hükumetin hükumet de cemaatin etinden sütünden faydalanmaya başladı. Dünya Türkçe konuşuyor türküleri söylendi epey zaman. Kimimiz alkışladık kimimiz burun kıvırdık. Ama hayatımıza aldık cemaati bi şekilde.

Mavi Marmara oldu, sen benim ölen abime terörist muamelesi yaptın. Öbürünün yerine düşünen hocası “Otoriteden izin alsalarmış” dedi amerikan gazetelerine.(6 Yıl sonra cumhurbaşkanı aynısını söyledi, hala ayıp bunu söylemek). Bu zamana kadar ne sen ne cemaat hiç yanımda durmadınız, üstüne köstek oldunuz; fark ettin mi?

Hadi gezi parkı eylemlerine gidelim. Ağaçları kesecekler dedin, izin vermeyeceğiz dedin, vermeyelim diye peşinden koştum. Üzerine biber gazı sıktılar kimyasal silah zannettin, elimde limonla yardıma koştum. Hatta tencere tavaya tempo bile tuttum. Kendi tarafıma haklılığını anlatmaya çalıştım. Berkin Elvan’a hala içim acıyor, hani sen unutursan kalbin kuruyacaktı. Sonra sen naptın? Gezi parkı beyannamesi diye bişey yayınlayıp biz hükumeti devirmeye karar verdik dedin. Öeh ama. Yetmedi peşine gelen ilk seçimde Ak parti yine seçilince beni yobaz ilan ettin hatırlarsan? Makarna, bidon edebiyatına hiç girmeyeceğim gına geldi artık.

Gelelim cemaate. Dershaneleri kapatacağız dediler. “Hop, bi dakka” diye ben çıkıştım önce. Tamam kapatıyorsanız da insanların kendilerini toplamasına yardım edin diye seni savundum cemaatçi abla. Karşılığında sen “AMPULU SÖNDÜRECEĞİZ” sloganlarıyla karşılık verdin, beni firavunun askeri ilan ettin ve kapı kapı dolaşıp CHP’ye oy topladın.

Sonraki seçimde tatava yapmadınız, bastınız geçtiniz, AKP’nin oyu biraz düştü diye “Korkma asmayacağız, yargılayacağız.” taşkınlığı yaptınız. Ben gene bizim tarafa “nankör edebiyatı yapmayın, nerde kaldı milli iradeye saygınız.” diye diklendim. Hükumet kuramadınız, suçu gene bizimkilere attınız. Erken seçim oldu, oylar çalındı diye yaygara kopardınız. Gene makarnalar kömürler havada uçuştu. Bombalar patladı ülkenin ortasında, sen ölen abime ablama üzülmeme fırsat vermeden yine benim üstüme yürüdün. Dine malettin olup biteni, benim verdiğim oya malettin. Hırsızın hiç mi suçu yok demedin hiç.

Ama artık darbe oldu ulan darbe. DARBE OLDU! Failin cemaat olması bir yana ulan 208 insan öldü sen askerlerin kolu yorulmuş diye mızırdandın. Halkın sokağa çıkmasından memnun olmayıp sivil darbe diye bir terim kazandırdınız sözlüğe Allah cezanızı versin ya. Bak bakalım makarna kömür dağıtıyorlar mı sokakta?! Ölüm kol gezerken fırladı bu insanlar sokağa, az saygı göster be. Bir kere saygı göster artık. Hala tiyatro falan diyeniniz varsa kendisini bir IQ testine davet ediyorum artık. Ben yoruldum artık size laf anlatmaya çalışmaktan.

Bu saatten sonra hele cemaate diyecek hiç laf yok. Ulan resmen bir gün hayrınız dokunmamış bana. Yine, ne olursa, başı secdeye değen adamlar dedik. Bağrımıza bastık. İnsan her seferinde mi arkasından bıçaklanır ya?! Darbe ne lan?! Kafayı mı yediniz?! Tekli günler Allah’la konuştuğunu iddia eden bir adamın masallarına inanacağınıza kafanızı kaldırıp, ellerinizi açıp bi kendiniz Allah’la konuşmayı deneseniz ya? Napıyorum ben deseniz ya? Allah’ın söylediği kelama bir kez olsun baksanız ya? Hakkına girdiğiniz onca insanın, faizine bakmayıp kapılarında hatimler indirdiğiniz bankaların, askeriyeye sokup kendilerini saklasınlar diye içkiye alıştırdığınız delikanlıların, başını açtırdığınız genç kızların, ulan o parçaladığınız masum insanların yeri var mıymış Allah kelamında? Allah aşkına bana bi ayet gösterin yaptığınızı haklı çıkaracak ya!

Sana gelince çağdaş, laik, demokratik, ilerici komşum, meslektaşım, arkadaşım, hocam… En yakın düşmanım. Bunca zaman hep benden nefret ettin. Ben sana yaklaşmaya çalıştıkça sen beni ittin, bana hakaret ettin, köstek oldun. Bir kere bir derdime ortak olmaya çalışmadın. Bir kere olsun ya ulan bu insanların da duyguları falan olabilir mi acaba diye düşünmedin.

Şimdi “ama ötekileştiriyorsunuz bizi” diye ağlamadan önce bak bakalım hikayemin kötü adamı kimmiş? Allah aşkına, lütfen bundan sonra öteki olarak kal. Çünkü zarardan başkasını getirmedin bana.

Yorum bırakın »

Uludağ’da Dahiliye İntörnü Olmak

Okul neredeyse bitiyor, tus kampı kapıma dayandı. Çalışmaktan insan içine çıkamayacak hale gelmeden önce bu yazı dizisini bitireyim de bakarsınız bir mucize olur da güzel bi puan yaparsam bi de tusa nasıl çalışmalı başlıklı bir dizi yazarım. :)
Gelelim Uludağ’da dahiliye intörnü olmaya. Ne yazık ki Uludağ dahiliye stajı söz konusu olduğunda da yüzümüzü pek güldürmüyor. Yine klinikler, poliklinikler, kanlar, drenler, pansumanlar havada uçuşuyor. Hadi en baştan başlayalım.
2 aylık dahiliye stajının 15 günü kardiyoloji stajına, 15 günü birer haftadan iki polikliniğe, 1 ayı da 15er günden 2 klinik çalışmasına ayrılmıştır. Klinikler ve kardiyolojide nerelerde çalışacağınıza kendi arkadaşlarınızla oluşturduğunuz bizde 7 kişilik olan grup içinde karar verirsiniz. Nöbetlerinizi de yine grup arkadaşlarınızla tutar, paylaşımı kendi aranızda yaparsınız. Hocanın belirlediği tek çalışma yeri poliklinikte çalışacağınız yerlerdir. Peki intörn buralarda ne yapar?
Kardiyolojiyle başlayayım. Kardiyolojiye giden 7 kişilik ekibin 3 tanesi klinikte, 2 tanesi yoğun bakımda, 2 tanesi de anjiyoda çalışır. Staj boyunca tek yerde çalışırsın çünkü amaç intörnün ilim, bilim öğrenmesi değil iş yapması olduğundan 15 günde 1 intörne ne yapması gerektiğini öğretmek bile asistanlar için yeterli bir stres kaynağı. Ben kardiyoloji kliniğinde çalıştığım için orada neler yaptığımı anlatayım. Klinikteki odaları 3e böldük. Herkes kendi sorumluluğunda olan odaların dosyalarından sorumluydu. Lab sonuçları yerlerine yerleştirilmiş mi, bu da yetmeyip tetkik izlem kağıdına teker teker işlenmiş mi, hastanın eko raporları tam mı, hastanın koagülasyon takibi varsa ayrıca koagülasyon testlerinin sonucunun girileceği izlem formu dosyada mı ve tam olarak girilmiş mi falan gibi yine çok bilimsel görevlerimiz vardı. Her sabah vizitten önce bunları kontrol eder sabah 9dan 12ye kadar sürecek olan viziti bekler, vizit ruhumuzu teslim etmeye yakın bittikten sonra gün içinde asistanın orderlarını verir, yeni yatan hastaların dosyalarını hazırlar, istemlerini yapar, kanlarını alır, kanların sonuçlarını bekler, çıkanları tetkik izlem kağıdına işler bu arada zaten akşam olur kliniği nöbetçiye teslim ederdik. Her akşam 2 nöbetçi kalırdı ki bu da 15 günde 4-5 nöbet gibi bir rakama denk geliyor. Eskiden akşam viziti olmadan intörnler klinikten çıkamıyormuş, akşam viziti de gece 10a doğru falan, büyük bir çin işkencesiymiş kardiyo klinik. Biz stajda biraz da asistan abinin bize verdiği güvenceyle akşam vizitini beklemeden çıkıyorduk valla. O haliyle bile 6-7den önce kliniğin dışına adım atabildiğimiz yoktu zaten. Sabah vizitleri ayrı bi olaydı. 8.30-9 arası uzman gelir, onunla vizite başlardık. Sonra diyelim bi hoca geldi, viziti yarıda keser hocanın vizitine katılırdık, sonra başka bi hoca geldi aynı hastalar bi daha onunla da gezilir böyle böyle yığılarak ilerleyen sıfır sistematik, sıfır verimlilik ve bol zaman kaybı bir vizitte, intörnler olarak bizim görevimiz fırça yemekti. Tetkikler tam değil mi, bas fırçayı. Tetkikler tam ama izlem kağıdına mı girilmemiş, bas fırçayı. İzlem kağıdına yazılmış ama ayrıca koagülasyon takibe bi yazılmamış, bas fırçayı. Hepsi yazılmış ama intörnün yazısı mı kötü, bas fırçayı. Şaka yapmıyorum. Gerçekten böyle geçti 15 gün. Zaten ilk 3-4 günden sonra siz de adapte olup gücünüzün yettiğine bağırıp çağırmaya başlıyorsunuz. Benim kapı gibi uzmanla kavga etmişliğim bile var, pişman değilim. Neyse sululuğu bırakıp poliklinik kısmına geçiyorum.
Polikliniklerde nerde olacağınızı hoca belirliyor. Kendine göre cok mantıklı bişey yapıyor aslında ama pratikte bu epey büyük bir sıkıntı doğuruyor. Şöyle ki, hocaya göre dahiliyede ne kadar çok bölümde çalışırsak o kadar iyi. Bu yüzden kliniklerde nerde çalışıyorsak polikliniklerde bunlardan farklı bölümlere vermeye çalışıyor. Ancak pratikte şöyle bir farklılık var, her bölümde yaptığın iş miktarı aynı değil. Mesela kliniklerde en zorlu yer gastroenteroloji iken polikliniklerde onkoloji ve romatoloji. Kliniklerde onko ve romato nisbeten daha rahatken poliklinikte gastro kolay. Ama hocanın çaprazlama mantığı yüzünden klinikte gastroda çalışacak arkadaş poliklinikte onkolojiye verilerek sırtına yük üstüne yük vurulmuş oluyor. Diğer ekip daha kolay geçirmiş oluyor. Tahmin edebileceğiniz üzere bahtsız bedevi ben, klinikleri gastro ve endokrinde yapmak suretiyle, polikliniklerde de onkoloji ve hematolojiye hak kazandım. Hematoloji polikliniğinin hakkını yemeyeyim, asistanlar sağolsun 5-10 dakika muhabbet ettikten sonra ders çalışabilmem için beni azad ediyorlardı. Onkoloji polikliniğinde ise dünya bir başka dönüyordu. Her gün sabah, kemoterapi almaya gelen hastaların rutin kan tetkiklerini istiyordum. Ertesi gün kemoterapi alacakların da istemlerini yapıyordum. Öğleden sonra o gün kemoterapi alanların epikrizlerini yazıyordum. Günlük heralde bi 60-70 hasta oluyordu. Daha önce onkoloji yapan arkadaşlarım akşam 5’ten önce polikliniklerden çıkamadıklarını söylemişlerdi ama sağolsun, onkolojideki asistanım da dünya tatlısı bir insandı. Saat 3 olduğunda görevimden azad edilebiliyordum. Ama tabii öğle aramın sadece 15 dakikalık bir kısmını kullanabiliyordum. Yine de şikayetçi değilim. Tahmin edebileceğiniz üzere teoride planlananın aksine pratikte sizden hiçbir şey öğrenmeniz beklenmiyor. Diğer polikliniklerde görev yapan arkadaşlarımın da genelde görevi hastaların rutin kan tetkiklerinin istemini yapmaktı. Ancak epikriz yazarken onkolojide tedavi rejimlerini üç aşağı beş yukarı öğrendiğimi söyleyebilirim.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere, yani kliniklere. Hangi klinikte çalışacağınız daha önce de söylediğim gibi 7 kişilik küçük grubunuzca belirlenir. Bu belirleme işlemi de çoğunlukla kura yoluyla olur. Klinikler biri kolay biri zor olmak üzere ikişerli paketler halinde kuraya katılır. Gastroenteroloji yapan devamında endokrin yapar, Hematoloji yapan nefroloji, onkoloji yapan da romatoloji yapar. Gastroenteroloji genelde en istenmeyen kliniktir çünkü hocaları huysuzdur, primer hasta takip etmen ve tedavi düzenlemen gerekir, nazogastriği, irrigasyonu, kanı, idrarı, gaitası bitmez. Daima da yoğun bakıma yatması gereken ama yer olmadığı için sizin takip ettiğiniz bir entübe hastası vardır. İstenmeyenlik sırasında gastroyu onkoloji izler. Hastalarının damarları incelmiş ve patlamıştır, kan almak neredeyse imkansızdır. Hasta yakınları daima hassas bir halde olduklarından ortam kavgaya çok müsaittir, sürekli bir arrest olur kalp masajına ambuya geçmeniz gerekir. Saatlerce ventilatör gelmez ambuda parmaklarınız uyuşur falan. En azından beni duydukalarım bu yönde. En tercih edilesi kura hematoloji-nefroloji kurası. O kadar ki bu kurada hangi klinik zor hangisi kolay ayrımını yapmak bile pek mümkün olmuyor.

Dahiliye, klinikler açısından, asistana yine göbekten bağlı olduğunuz bir bölüm. Kimi asistanlarla çalışmak stajınızı güllük gülistanlık yaparken kimisi cehenneme döndürebilir. Kimi zaman asistandan öğrendiklerinizi hocalarınızdan bile öğrenemezken kimi zaman da hiçbir girişim yapmadan intörnlüğü bitirmiş gelmiş asistanların öğretmeni olmanız gerekebiliyor. Ben kliniklere endokrinoloji ile başladım. Tek kelimeyle cennet gibiydi. Asistan dünya tatlısı ve aşırı birikimli, hoca öğretici ve toleranslı, rotasyon asistanlar çiçek gibi. O kadar tatlı bir yerdi ki. Tek işimiz sabahları gelip, hastalın günlük bakılan şeker değerlerini dosyalara işlemekti. Normalde birer hasta takiplerimiz de vardı ama asistanımız zaten o hastaları bizden iyi takip ettiğinden biz biraz fasülyeden takip ediyormuşuz gibi oluyordu. Klinikte çok fazla kan da çıkmıyordu, günlük üç beş kan, zaten hastalar fazla girişim yapılan hastalar olmadığı için kapıdan iğneyi atsan hastanın damarına giriyordu. Gastroenteroloji ise endokrinin aksi ne ise oydu. Hem çok fazla hastadan hem de tüplerce kan isteniyordu. Üstelik asistanlar gün içinde onbeş kere fikir değiştirip aynı hastadan tek seferde alınacak kanları güç içinde üç ayrı defa istedikleri için sürekli hastaya neden bu kadar çok delindiklerinin hesabını vermek sana düşüyordu. Bunun dışında açılması gereken parasentezler, takip edilmesi gereken ikişer hasta, sürekli yeni yatışlar çıkışlar, sapsarı yüzlerden oluşan bir klinik. Yaşanması zor bir yerdi gerçekten. Üstüne sabah vizitlerine tüm dahiliyenin en korktuğum hocası geliyor, her sabah klinikte bir grand vizit havası esiyordu.

Yemin ederim yazmaktan sıkıldım. Eğer buraya kadar okuyabildiysen helal sana koca yürekli okur.

Yorum bırakın »

Uludağ’da Kadın Doğum İntörnü Olmak

Uzun zamandan sonra yeniden merhaba.

Açıkçası “alevli” tartışmalara yol açan ve ben pediyatristlerin peşine düşmeden, pediyatristleri peşime düşüren yazımdan sonra biraz ara vermenin iyi olacağını düşünüyordum, ancak bu kadarı uzun oldu gerçekten.

Kadın doğumla devam edelim de keyfimiz yerine gelsin dedim ama baştan söylemem gerekir ki sistemi en sık değişen stajlardan biri kadın doğum. Kimininki neredeyse bir dahiliye kadar ağır geçerken kimininki psikiyatriden bile rahat olabiliyor. Ancak kendi adıma, hep söylediğimi yine tekrarlayacağım, keşke intörnlüğün tamamı kadın doğum stajı gibi geçse.

Kadın doğumda diğer stajlardan farklı olarak nöbet arkadaşlarınızı seçemezsiniz, ancak zaten iki ayda toplam 7 nöbet falan tutacağınızdan bu size çok koymaz. Çalışacağınız bölümler ve oralarda yapacağınız işler de biraz şans işidir. Çalıştığınız asistana, o sıradaki kadın doğum uygulamalarına, hocanın o günkü keyif durumuna falan çok bağlıdır. Ama aşağı yukarı ortaya bişey koyacak olursak sizi çok zorlayacak işler olmaz.

Hangi bölümde ne kadar çalışacağınızı hoca belirler. Aslında hoca, hangi bölümde kaç intörnün ne kadar çalışacağını belirler, buna göre de siz kendi aranızda iş dağılımı yaparsınız. Kadın doğumun en sevdiğim yanı intörnlerin aralarında iş bölümü yapabiliyor olması. Asistan kötü niyetli değilse 4-5 intörnü birden gereksiz yere yanında tutmak yerine dönüşümlü olarak çalışmalarına genelde izin veriyor. Tabii bazen hocaların azizliğine uğrayıp stajdan bırakılma tehditleri arasında alelacele tüm arkadaşlarımızı polikliniklerde asistanın yanında dikilmek üzere çağırdığımız zamanlar da oluyor ama tuz biber diyelim biz bunlara.

Kadın doğumda çalışılan bölümleri obstetri klinik, doğumhane, benign jinekolojik cerrahi, onkoloji, jinekoloji polikliniği, infertilite polikliniği, perinatoloji polikliniği gibi ayırmak mümkün. Bunun haricinde pazartesi günleri perinatoloji konseyi, perşembe günleri grand vizit, konsey ve seminerlere katılmak da intörnler için zorunlu. Grand vizit dediğimiz hadiseyi biraz açmak gerekirse her perşembe bölümün bütün hocaları,uzmanlar, asistanlar, rotasyon asistanları, intörnler ve stajyerlerden oluşan kalabalık bir güruhun bütün kliniği baştan aşağı gezdiği, hasta sunumlarının stajyer, beceremezse intörn, beceremezse asistan hatta beceremezse uzman şeklinde yapıldığı bol gerilimli vizit faaliyetidir. Bunun haricinde öğle arasında intörnlere özel dersler olur ve her intörn en az bir kez kendisine verilen konuyu kendisi için belirlenen öğle arasında, hocanın veya uzmanın gözetmenliğinde, anlatmak zorundadır.

Peki intörn kadın doğumda ne iş yapar. Klinikte kan alır, şeker ve dren takibi yapar, sezaryenli hastalara banyo bandı yapıştırır (ciddiyim, çok önemli bir görev), poliklinikte yeterli asistan yoksa hasta bakar, yeterli asistan varsa hasta çağırmayı öğrenir, bazen spekulum takmayı da öğrenir, ultrason probuna jel sürmeyi öğrenir (hala ciddiyim), ameliyathanedeyse ekartör tutar, frozen sonuçlarını öğrenmeye gider, laparoskopilerde uterusu sabitler falan. Ameliyatlara, sezaryenlere, doğumlara girmeden, poliklinikte hasta bakmadan ve grand vizitte azar yemeden kadın doğum stajı geçiren intörn hemen hemen yok gibidir.Aslında bu durum kadın doğumun en sevdiğim yanı kendi adıma. Ne her günün dolu dolu oraya buraya koşturmakla ayak işi yapmakla geçiyor ne de ot gibi geçip gidiyorsun stajdan. Canını okumuyorlar ama yeterince korkutmak suretiyle bir şeyler öğrenmeni de sağlıyorlar. Ha gereksiz iş yaptığın olmuyor mu, çok oluyor ama diğer stajlarla karşılaştırıldığında bu işlerin gereksizliği de tartışılabilir bana göre.

Yazıyı da bitiremedim, bu da böyle bir anımdır şeklinde kalsın burda. Bir sonraki yazıda dahiliyeden bahsettikten sonra halk sağlığı ve diğer stajları tek yazıda toplayıp finali yaparım diyorum sevgili okur.

Yorum bırakın »

Uludağ’da Pediyatri İntörnü Olmak

Bekledğimden daha uzun bir süre sonra, Uludağ intörnlüğü konulu yazılarıma devam ediyorum.

Baştan itiraf etmek gerekirse şu ana kadar yaptığım intörnlükte en en en nefret ettiğim staj pediyatriydi. O yüzden belki bu yazıda pek fazla objektif olamayabilirim. Yine de ben yanılabilirim ama tecrübelerim asla!

Pediyatri stajı her stajda olduğu gibi iki ay sürer. Kişiden kişiye, stajdan staja çok değişmekle birlikte intörn genelde bir ay klinik bir ay da poliklinikte çalışır. Hangi intörnün nerede çalışacağını başasistan belirler, bazı yerler rahat bazıları sıkıntılıdır ama çoğunlukla orada seninle çalışacak asistana bağlıdır durumun. Kimi kliniklerde kağıt getir götürü yapar fotokopi çekersin, kiminde idrar toplarsın; kimi polikliniklerde tek başına hasta bakar kimilerinde ise çocukların boyunu kilosunu ölçmek gibi ultra ulvi ve doktorlukta acayip işine yarayacak işler yaparsın. Pediyatri stajının nasıl geçeceği gerçekten multifaktöriyeldir. Çalıştığın yere, zamana, asistana, hocana, uzmanına, senin beklentilerine, hastaların yoğunluğuna, en önemlisi de şansına çok bağlıdır. Ne yazık ki her bölümü ayrı ayrı ele alamayacağım.

Eğitim adına her ay intörnlerden sorumlu bir hoca olur ve sabahları 8-9 arası bir toplantı yapar. Bu toplantıda bir önceki gecenin nöbetçileri klinikleri hakkında kısa bir rapor verir, acil nöbetçileri de birer hasta sunar. Onun haricinde bazı hocalar ders anlatır, bazıları konu paylaştırıp her gün bir intörne bir konu anlattırır bazıları sadece intörn fırçalamakla yetinir. Unutulmaması gereken tek şey, eğer bir pediyatri hocası size stajın nasıl gittiğini, şikayetiniz olup olmadığını soruyorsa ona son derece memnun olduğunuzu söylemeniz gerektiğidir. Çünkü ilettiğiniz her şikayet iyi ihtimalle bir araba laf kötü ihtimalle ise eskisini çok aratacak yeni bir uygulama ile size geri dönecek ve sizden sonra stajı alanlar için yedi ceddinizle alakalı çok büyük sıkıntılar doğuracak demektir.

Nöbetlere gelirsek, ben stajı alırken her gece 2 acil, 1 büyük klinik, 1 küçük klinikler, 1 yoğun bakım ve 1 yenidoğan nöbetçisi olmak üzere o gece hastanede kalması gereken intörn sayısı  6 idi. 2 ayda toplam 14 nöbet tuttum diye hatırlıyorum. Gece boyu ayakta kalma sadece acil nöbetinde vardı, diğer nöbetlerde az ya da çok bir miktar uyunabiliyordu. Evet 3 ranzanın bulunduğu bir intörn odası var,  hayır kız veya erkek ayrımı yok. Nöbetlerde yaptığımız işler gündüzdekilerden farklı değil. Çocuk tartmak, ateş ölçmek, kan alan asistanın peşinde dolanıp pamuk basmak, kan tüplerini hazırlamak, barkod çıkarmak, asistanın poliklinikte kalan şemsiyesini kliniğe götürmek, eczaneden ilaç almak falan gibi yine doktorluğumuza çok faydalı işler yapmak zaten pediyatri stajının özünü oluşturuyor. Ama pediyetri stajını benim için en zor staj yapan bu işler de değil, bu işleri buyuran asistan.

Hani doktorlar egoist falan diyorsunuz ya, pediyatri asistanları o egoyu çiğ çiğ yer. Bu kadar buyurgan, bu kadar umursamaz, bu kadar çok iş kitleyen bir insan grubunu daha bir arada görmenizin mümkün olacağını sanmıyorum. Pediyatri asistanlarını anlatabilmek için hep kullandığım bir örnek var, insan boşluğa bakarken eğer bir insan yüzü görürse refleks olarak gözbebeklerinde anlık bir odaklanma olur, hepiniz yaşamışsınızdır, bilirsiniz. Gözleriniz bir an insan yüzünde kalır. Bir pediyatrist boşluğa bakarken bir intörn yüzüyle karşılaşırsa bakışlarında hiçbir değişiklik olmaz. Adamlar bunu nasıl beceriyor bilmiyorum ama onlar için resmen böceksiniz, ve bunu iliklerinize kadar hissettirebiliyorlar. Pediyatri işte bu yüzden en nefret ettiğim staj. Onun haricinde pek bir esprisi de yok aslında.

Çıkıp pediyatrist katliamına başlamadan önce yazıyı bitirmek benim için daha hayırlı olacak sanırım. Bir sonraki yazıda biraz kadın doğum stajından bahsedelim de neşemiz yerine gelsin.

Esen kalın.

7 Yorumlar »

Doktor Hasta Kavgası

image

Epeydir kafamı meşgul eden bir konu bu. Hasta ve doktorun bir türlü birbirini anlayamaması ve derdini anlatamaması sorunu. Her ne kadar iki tarafın da bakışını irdelemek istesem de sanırım bir zaman sonra doktor tarafım baskın çıkıyor. Madem hasta tarafından bakamıyorum, kavga gürültü çıkarmadan işin doktor tarafını anlatayım siz de bana haksız olduğum, hesaba katamadığım, karşılıklı anlaşmazlığın kaynaklandığı yerleri gösterin diyorum. Nasıl olur?
Öncelikle eş, dost ve akrabadan aldığım izlenimlere göre herkes tıp okumanın zorluğu konusunda hemfikir. Ancak devamında gelen cümle tehlikeli. “Okuması zor ama sonra rahatsın.” Malesef o iş pek öyle değil. Pek çok pratisyen ve uzman okulunda yaşadıklarından çok daha zor şartlarda çalışıyor, üstelik öğrenciliğinde omuzlarında olmayan bir sorumluluğun yükü de var bu sefer. Yani tıp okumanın zorluğu konusuna kanaat getirmiş olanlar bilsinler ki doktorluk daha zor efendim.
İkinci olarak karşılaştığım cümle “Size hastayla iletişim dersi vermiyorlar mı?” Evet veriyorlar, ikinci sınıfta tamamen teorik bir ders olarak veriyorlar. Peki siz üniversitede aldığınız teorik dersleri ne kadar uyguluyorsunuz? İş hayatına atıldığınızda kaçınız ‘Tam da bize anlatıldığı gibi…’ diyerek derslerden öğrendiğini tam olarak uygulamaya geçirebildi?
Hastayla iletişimi çoğu fakülte öğrencisi acil stajında öğrenir. Ve inanın acil stajı teorikten neredeyse tamamen arındırılmış bir stajdır. Burada hocalar hasta bakmaz, hasta bakarken öğrencilere tek tek ‘Bakın hasta böyle söylerse şöyle cevap vereceksiniz.’ gibi telkinlerde bulunmaz. Zaten hasta tarafı olarak, hiçbirinizin bunu istemeyeceğinden eminim çünkü öyle olsa bugün beklediğinizin herhalde bi yirmi otuz katı daha fazla beklemeniz gerekirdi. Biz hastayla konuşmayı biraz asistandan ama daha çok hastadan öğreniriz. Belli sınırlar bulunur, hastaya asla söylenmemesi gerekenler ve mutlaka söylenmesi gerekenler vardır. Bunları asistanlardan öğreniriz. Bazıları  öğrenemez, ceza alanların çoğu bunlardır. Yani bu sınırları yasalar belirlemiştir, çoğu doktor bunlara azami özen gösterir. Devamında ise hastayla konuşma adabı tamamen doktorun karakterine, çalışma şartlarına ve karşılaştığı hasta tipine bağlıdır. Kurduğum cümlenin tonu bile değişmediği halde bir hasta yakınından terbiyesiz denmesi suretiyle hakaret yediğim gibi başka bir hasta yakınının hayır duasını aldığımı bilirim. Biliyorum bunu duymaktan hoşlanmıyorsunuz ama ne yazık ki doktorun hastayla konuşması tek yönlü bir iletişim değildir. Çoğu zaman gidişatı hasta belirler. Bazı dangozlar yok mu, çok var. Hepinizin de başından geçmiş bir dangoz doktor hikayesi olduğunun farkındayım. Ancak şöyle bir karşılaştırma yaparsam belki derdimi daha iyi anlatırım:
Bir insanın yılda 15 kere acile başvuracak kadar hastalandığını varsayalım. Buradan karşılaştığı doktor sayısı 15 olsun. Aynı zamanda kalp ve şeker gibi kronik rahatsızlıklardan dolayı yılda 4-5 defa poliklinik şartlarında doktora görünüyor olsun. Bu da yılda 10 doktor eder. Hadi aile hekimine her ay ilaç yazdırmaya gitsin. 1 doktor da burdan ama hadi her seferinde hekim farklı olacak diyelim 12 doktor da burdan gelsin. Toplamda 37 doktor etti değil mi? En kronik hastanın bile yılda gördüğü doktor sayısı 37. Hadi bu hasta çok şanssız olsun, karşılaştığı 37 doktorun 30u da dangoz olsun. Tüm doktorlar dayaklık diyecek mi? Dürüst olalım 10 tanesi bile dangoz olsa diyecek.
Peki, şimdi ben daha mezun bile olmadım. 2 ay pediyatri stajı yaptım ve bunun 1 ayı poliklinikte günde 60 hasta bakarak geçti. İkinci stajımda kadın doğumda toplamda 3 hafta falan poliklinik yaptım, günde 30 hasta civarı görüyorduk. Genel cerrahide 15 gün meme cerrahisinde çalıştım ve günde ortalama 40 hasta baktım. Acil stajında günde 400 hasta geliyordu ve biz 45 gün boyunca toplamda 30 tam gün (24 saat) edecek şekilde çalıştık. Matematiği yapabildiniz mi? Peki bunların tamamı son derece saygılı, anlayışlı ve hoşgörülü insanlar mıydı dersiniz? Tekrar dikkatinizi çekmek isterim ki ben daha mezun da olmadım. Bu kısım daha 6 ayın bilançosu.
Bu kadar çok hastayla karşılaşınca ister istemez kafanızda bir kategorilendirme sistemi gelişiyor. Hastanın yaşı, geldiği sosyokültürel özellikler, hasta yakınlarının gerginlik durumu, konuşma şekli, şikayetiyle davranışının uyumu, muayene bulguları vs.vs. Bunu istemeden yapıyorsunuz. Ve buna göre hastaya ne anlatacağınıza ne anlatmayacağınıza karar veriyor, bir yandan da teşhisinize ve tedavinize karar veriyorsunuz. Sırada bekleyen insanları, içeride yatırdıklarınızı, o sırada tedavi alanları ve karşınızdaki hastanın tahmini tepkilerini de hesaba katarak bir çalışma hızı belirliyorsunuz. Eğer her şey normalse film genelde buralarda bir yerde kopuyor. Tam olarak hastaya göre bir açıklama yaptığınızı düşünüyorsunuz ve hasta beklemediğiniz bir tepki veriyor. Başka bir yol deniyorsunuz olmuyor. Başka bir yol. Hayır, hasta inat ediyor. Vaktiniz daralıyor. Eğer kafanız müsaitse hastayı seçenekleri sunup bırakıyorsunuz, seçim onun. Ama eğer kafanızda ayırdığınız süreyi çok aşmışsanız, öncesinde çok hastayla benzer tartışmayı yaşamışsanız, yahut herhangi bir sebepten gerginseniz kestirip atıyorsunuz. Ve kavga başlıyor. Bu aslında daha çok vakit kaybı demek ama ok yaydan çıkmış oluyor. Söylediğiniz tek bir ters sözün zaten hassas olan hasta ve yakınlarında uyandırdığı etki kocaman bir kavganın fitilini ateşliyor.
Tahmin edersiniz ki az önceki mizansen uç insanları bir kenara bırakarak oluşturuldu. Burda hasta da yakını da doktor da haklı bana göre. Ama daha baştan kavga etmeye gelen hasta az olmadığı gibi daha baştan insan gibi davranmayan doktor da çok. Yine de sizin sandığınız kadar çok değil. :)
Bir de ‘bıraksak öldüreceklerdi hastamızı’ sendromu var hasta yakınları arasında. Bunun neresinden tutsam, nasıl başlasam bilemiyorum. En başta şunu kabul edelim, hastanızın ölmeyeceğini siz de biliyorsunuz, biz de. Acilde karşılaştığım ilginç bir durum da şuydu. Asgari ücretle çalışan acil personeli hasta kapıdan girdiğinde hastanın durumunu az buçuk kestirebiliyordu. Bu demektir ki sokaktan geçen adamı hastaneye koysan, 6 yıl hiçbir eğitim almadan sadece gözlem bile yapsa hastanın ciddiyetini anlayabilecek hale gelir. Şimdi yazının başında bahsettiğim tıp eğitiminin zorluğunu takdir etmenize dayanarak 6 yılda buralarda boş beleş dolanmadığımızı bilmenizi isterim. Hasta geldiğinde çok şükür az buçuk anlıyoruz durumunu ki ona göre tedavi de verebiliyoruz.
Hasta yakınının bahsettiği ‘bizim hastamız ölsün mü’ durumu genelde hastanın rahatına yönelik tedbirlerdir. Bu konuda kesinlikle kendilerine hak veriyorum. Tabii ki canından çok sevdiği annesi, babası, eşi, çocuğu acı içindeyken bir de bu rahatsızlıklarla uğraşmasın. Ama nolur siz de takdir edin ki ben tek başıma hem hasta dinleyip, hem tedavi düzenleyip hem de tek tek hastaların rahatını düşünemem. 400 hastanın 400ü de birilerinin anası babası canı ciğeri. Ama hiçbiri benim anam babam değil. Ben sizin kadar ihtimam gösteremem hepsine. Ve bunu yapmadım diye de hastanız ölmez.
Son olarak hastalara insan gibi bakma meselesi var. Ben kendi adıma hastalara birilerinin canı, cananı diye pek bakamıyorum. Bakan doktorlar var ve gerçekten iyi doktorlar, Allah onlardan razı olsun. Ama benim için hasta daha çok bir sınav sorusu gibi, bir bulmaca gibi. Bunun kötü bişey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kendimi bildim bileli bir örüntüyü çözme üzerine eğitildim, sınavlardan hep iyi sonuçlar aldım. İyi yapmayı bildiğim tek bir şey varsa o da soru çözmek. O yüzden hastaya bu şekilde bakmak işimi daha iyi yapmamı sağlıyor. Birileri için ne anlamlar ifade ettiğini düşünsem panikleyeceğim durumlarda sakin kalmamı sağlıyor. Ama bu demek değildir ki hiçbir hastayla empati yapmıyorum. Biri öldüğünde ne halde olduğumu görmüyorsunuz ki, biri iyileştiğinde arkadaşlarıma nasıl gururla anlattığımı bilmiyorsunuz.

Dipnot. Bu yazı tamamen kendi tecrübelerime dayanarak oluşturduğum bir yazıdır. Tüm doktorlar benim gibi düşünmeyebileceği gibi tüm fakültelerin eğitimi de aynı değil. Ayrıca tekrar hatırlatmak isterim ki yazıda uç durumları dışarda bırakarak hepimizin karşılaştığı problemleri ele almaya çalıştım. Yanlış tanılar, tedaviler veya hastaya atılan yumruklar çekilen bıçaklar benim için istisnadır. Sürekli gündemde tutulması anlaşmayı zorlaştırır.
Dipnot 2: kapak fotoğrafını twitterdan takip ettiğim @fenoprofen ‘den aldım. Umarım hakkını helal eder.

Yorum bırakın »

Uludağ’da Acil İntörnü Olmak

Uludağ’da acil stajının 2 haftası genel cerrahi stajında geçer. Kalan 6 hafta ise acil serviste. Ancak intörn o kadar kullanışlı bir elemandır ki dekanlık intörnün nerede eğitim almasını isterse oraya yollayabilir. Örneğin senenin başında acil stajı alması gereken bir grup öğrenci bir aylığına kalp damar cerrahisinde istifa eden asistanın yerini doldurmak üzere görevlendirilmişler ve acilde olmaları gerekirken serviste çalışmışlardı. Aynı durum pediyatride bizden bir arkadaşın başına da geldi. Buradan alınan eğitimin ne kadar gerekli ve ciddi olduğunu gözlemleyebilirsiniz.

İstisnaları boşverip genel yapıdan bahsedecek olursak acil stajında çalışan gruptaki intörn sayısı 30-40 falan gibi olur. Biz 28 kişiyiz. Bu grup kendi arasında 4 gruba ayrılır. Bu grupların biri genel cerrahi servisinde çalışırken diğer üçü acilde çalışır. 2 haftada bir genel cerrahi ekibi değişir ve acildeki bir grup genel cerrahiye gider. Bu sırada acilde kalan 3 grup da kendi arasında nöbetleşe çalışır. Vardiya devri 8.00 ve 17.00’de yapılır. Eğer bir grup sabah 8’de çalışmaya başladıysa aksam 5’te bırakır. Eğer akşam 5’te çalışmaya başladıysa sabah 8’de bırakır. Bu şekilde bir grup acildeyken diğer iki grubun dinlenme saati olur. Dinlenme süresi tam 24 saattir. Ne eksik ne fazla. Acilden kaçta çıktıysanız ertesi gün çıktığınız saatte nöbet devrinde olursunuz.

Acilde çalışan grubumuz 7 kişi. Ama dediğim gibi bunun normali 8-9 falan. Hatta bizim alt dönemler çılgın kalabalık olacağından 10-12yi rahat bulurlar gibi. Yinde diğer fakültelerde triaj sistemi bulunur. Nöbetler yeşil/sarı/kırmızı alan olarak ayrılır. Yeşil alanda acile gelmese de ölmeyecekler bulunur. İşte o 1 haftalık grip, 3 yıllık baş ağrısı, saç diplerinde ağrı falan gibi saçma sapan sebeplerle acile gelen kısım burada yer alır. Sarı alan hızlı müdahale edilse iyi olacak ama önümüzdeki birkaç saat içinde de ölmeyecek olan hastalıkları ifade eder. Nefes darlıkları, göğüs ağrıları, zehirlenmeler falan bu alanda oluyor genelde. Kırmızı alan da acil müdahale edilmezse ölecek hastaları gösterir. Biz genelde bu hastalar için fazla uğraşmayız, doğruca ameliyathaneye veya yoğun bakıma giderler.

Bu triaj sistemi içindeki kategorileme halinde nöbet tutma olayı, yine, atipik hastanemizde mevcut değil. Bizde yeşil alan görevi gören yere triaj denir. Triajda bir asistan bir de intörn bulunur. Asistan hem yeşil alan hastalarına bakar hem de durumu ciddi olan hastaların hangi odalara gideceğine karar verir. Triaj intörnlüğü eğer iyi bir asistanla çalışıyorsan doktorluğa en yakın olduğun yerdir. Gelen hastaların anamnezini intörn alır muayenesini yapar. Tedavisine karar verir ve hemşireye tedaviyi order etmeden önce hızlı bir şekilde asistana sunup onay alır. Ancak asistanın kötüyse ne muayenene kıymet verir ne de sunumunu dinler, gider hastaya en baştan muayene yapar, üstelik gözünün önünde senin yakaladığın bulguları bile atlar. Bu hal diliyle asistanın sana haddini bildirme şeklidir. Kan almak, ekg çekmek, kan şekeri bakmak gibi rutin işlerinini yapıp geri kalanına karışmamanı istiyor demektir.

Acilin içinde ise toplamda 9 oda bulunur. 2 müdahale odası, 4 gözlem odasına toplamda 4 intörn ve 2 asistan düşer. Burada işler tamamen asistana bağlıdır. Başlarda hangi hastaya nasıl müdahale edildiğini anlamaya çalışırsın ancak durumu çözdükçe aslında her hastaya aynı şekilde müdahale edildiğini ve hastalığın müdahalede çok da önemli bir role sahip olmadığını anlarsın. Asistan kendini korumak adına hastaya gerekli gereksiz düşünmeden rutin bir tetkik silsilesi başlatır. Bu tetkikleri alıp takip edecek zavallı da intörndür. Bu odalarda intörn hastaların kanlarını ve idrarını gerekiyorsa gaitasını alır, ekglerini çeker, foley ve nazogastrik sondalarını takar, radyolojik bir tetkike gidecekse personel bulur ne yapacağını anlatır, solunum arresti olan hastalara saatlerce ambu yapar, kalbi duranların kalp masajını yapar, hasta yakınına serumunun bitmesinin olağan olduğunu anlatır falan… Genel olarak hasta ve yakınıyla doktor arasındaki köprü intörndür. Kime neden ne şekilde müdahale yapıldığını sorgulamaz, sorsa da tatmin edici bir cevap alamaz. Bu en başta insanın zoruna giden bir durum, ancak sorgulamamak doktor olmaktan vazgeçmiş biri olarak benim kolayıma geliyor açıkçası.

Travma, küçük cerrahi ve alçı odasına ise 2 asistan 2 intörn bakar. Asistanlardan biri günü kıdemlisidir ve çok büyük trafik kazaları gelmedikçe ortalarda görünmez. Diğer asistan ise gelen hastalara ne yapılacağına karar vererek intörne order eder. İntörnün bu odalardaki görevi burkulma incinme gibi yumuşak doku zedelenmelerine elastik bandaj yapmak(ki bu %90 hastanın gazını almak için yapılır), travma hastalarının kanlarını alıp laboratuvara yollamak, hasta yakınlarını kışkışlamak, basit kırık ve çatlakları alçıya almak, plastik cerrah diksin diye yollanan çocukları dikmek, tendon ve sinir kesilerinde plastik cerrah veya ortopedist işini bitirdikten sonra deri altı ve deriyi kapatmak gibi görevleri bulunur. Bana kalırsa burası diğer odalardan daha iyidir çünkü hastayı takip etmen gerekmez. Tedavi eder ve evine yollarsın. Tedavi edemeyeceğin bir şeyse çoktan ameliyathane yoluna düşmüş olur zaten hasta. Bazıları da el işi sevmediği için müdahale odalarını tercih eder.

Tabii, tahmin edebileceğiniz üzere, kimse intörne tercihinin ne olduğunu sormaz. Her intörn döngü halinde her bölümde çalışır. 2 ay bittiğinde 4-5 tur atmış oluruz. Asistanların deyişiyle; tam işi öğrenecekken staj biter.

Eğitim adına çarşamba günleri 9da tüm grupların katılmak zorunda olduğu derslerimiz olur. Nöbet ertesi grup gelende bu derslerde uyur. O sırada nöbetteki grup da ders uzasın diye elinden geleni yapar. O akşam 5te nöbet devralacak grup genelde geç kalır. Çarşamba günleri ve haftasonu haricinde her sabah gece nöbette olan grup, asistanlar ve hocalar sabah toplantısı yapar. Her intörn seçtiği bir hastayı sunar ve hocalar bu hastalar üzerinden asistanların hastaya yaklaşımlarını denetlemiş olur. Neyse ki intörn genelde söylememesi gereken bişeyi ağzından kaçırıp hocanın asistanı fırçalamasına sebebiyet verdiğinden asistanlar hangi hastayı hazırlayacağımızla yakından ilgilenir, söylememiz ve söylemememiz gereken her şeyi öğretir. Yine de bu sunumlar asistan şikayet etmek istediğinde bulunmaz fırsattır.

Acille alakalı aklımda kalanlar bunlar sevgili okur. Bundan sonrasında biraz daha içinizi karartmak amacıyla pediyatri stajından bahsetmek istiyorum ama merak etmeyin, güzel günler göreceğiz, güneşli günler.

Yorum bırakın »

ULUDAĞ’DA İNTÖRN OLMAK

Her blogun kaderine benimki de ortak oldu ne yazık ki. Epeydir yüzüne bakılmadı,ilgilenilmedi ve unutuldu. Geçenlerde acildeyken yaşadığım ilginç şeyleri buraya not düşme sözü vermiştim ancak farkettim ki ben  “şimdi anlatınca komik olmadı” insanıyım, bu sefer etki yaratsın diye hikayeyi eğip bükmekten korktum. O yüzden anı anlatma işinden vazgeçtim.

Ama başka bir fikrim var. Gündemimi en çok dolduran meseleyi buraya dökmek. Hem yararlı olacağını da düşünüyorum. Somut veriler ve işleyişi anlatarak kendi okulumda intörnlüğün ne menem olduğunu anlatmak. Çünkü hangi tıpçıya sorsanız kendi okulunun ve kendi intörnlüğünün en zor olduğundan bahseder ancak kimse somut veriler ortaya koymaz. Benim niyetim sadece somut verileri ortaya koymak, hem belki geçiş falan düşünenler için yararlı olabilir. Belki bazı okullar durumuna şükreder bazıları kahreder, bilemiyorum.

En baştan başlayacak olursak sevgili okur, bir tıp fakültesi 6 yıl sürer. Bizim okulda ilk 3 yıl herkes gibi amfi sıralarında ve laboratuvarlarda geçerken son 3 yıl tamamiyle hastaneye ayrılmış durumdadır. Dört ve beşinci sınıfa geldiğimizde bize stajyer, son sınıf olduğumuzda intörn (intern değil ama) denir. Bu durumun saçmalığının ben de farkındayım ama ne derler bilirsiniz, alışmış kudurmuştan beterdir.

Neyse efendim hızlı bir özet geçecek olursak ilk 3  sene diğer tıp fakültelerinde olan komite sistemi (tıpkı össdeki gibi tek seferde tüm derslerden sınava girilir) bizde yoktur. Diğer fakültelerdeki gibi her dersin ayrı vizesi ve finali olur. Bunun avantajı her derse son akşam kasabilmenizdir. Dezavantajı ise diğer fakültelerde en fazla 8-10 olan dönemlik ders yükünün sizde en az 15 olmasıdır. Yani iki hafta içinde (ki bir ara bizde vize dönemini 1 haftaya da düşürdüler) 15 sınava girmeniz gerekir. Hiç unutmam 2.sınıfımın ilk dönemi 18 vize ve 18 finale girmiştim. Bir akşam oturup “Ben daha nasıl çalışayım” diye ağladığımı hatırlıyorum. Ne zavallı zamanlar.

Neyse efendim. 4.sınıfa geldiğimizde Uludağ’da sizi 2 büyük, 2 orta ve 3 küçük staj karşılar. Büyük stajlar 10ar haftalık olan dahiliye ve pediyatri stajlarıdır. Orda boyuttakiler 5er haftalık kadın doğum ve genel cerrahi küçük olanlar ise 3er haftalık psikiyatri, nöroloji ve kardiyoloji stajlarıdır. Stajlar boyunca derslere girersiniz, poliklinikte hasta bakan asistanların yanında durursunuz, nöbete kalıp klinik işlerine yardım edersiniz ve bazen de birkaç kişilik bir grup bir hocayla beraber çalışır o ne isterse onu yaparsınız. Her stajın sonunda bir yazılı bir de sözlü sınav olur. Şans işi bu stajlarda çok önemlidir. Aynı stajı kimisi en ufak bir problem olmadan atlatırken kimisi savaş gazisi gibi çıkar.

5.sınıf 13 küçük stajın toplamından oluşur. Bizim okulda bu stajların o kadar önemi yoktur ki şimdi say deseniz stajları hangi sırayla aldığımı bile sayamam. Hocayla çalışmadır polikliniktir bunları yine yaparsınız ama çok zamanınızı almaz, sınavlara çok çalışmanız gerekmez. Bir iki staj haricinde bizde 5. sınıf genel anlamda rahattır, tus kasmak için bulunmaz bir fırsattır.

Gelelim 6. sınıfa. Uludağ’da intörnlük 6 ana stajdan oluşur. Pediyatri, kadın doğum, acil, psikiyatri-aile hekimliği, dahiliye ve kırsal hekimlik. Stajların her biri iki ay sürer. İntörnlük tam 1 temmuzda başlar ve 30 haziranda biter. Resmi olarak tatiliniz yoktur. Raporlu veya raporsuz tek bir gün devamsızlığınızda stajı tekrar etmeniz gerekebilir. Bir beyin ameliyatı, bir kolon kanseri veya bir diyabet koması geçiriyor olmanız kimseyi zerre ırgalamaz. Ama bu anıları stajların ayrıntısında anlatmak daha iyi olur sanırım. Niyetim her stajı ayrı başlık altında değerlendirerek işleyişi anlatmak. Bu şekilde bir yazı dizisi oluşturmak. İlk yazım acil hakkında olacak, kısa zaman içinde eklerim inşallah.

Esen kal sevgili okur.

1 Yorum »

İslam Kadına Değer Verir, Peki Ya Mümin?

Biraz sert bir giriş olacak belki ama açıkçası bir kadın olarak böyle bir yazıyı yazma ihtiyacı duyduğum için utanıyorum. Bu utancın kaynağı kızgınlıktan çok kırgınlık. Beni mazur görmelisiniz çünkü klasik vaazlarda da dinlediğimiz üzere kadınlar kırılgan varlıklardır. Kırgınlığımın kaynağını zaten klasik vaazların oluşturuyor olması ise fasit bir paradoks.

Klasik vaazlarla kastettiğim o hepimizin kafasında oluşan hocanın, hepimizin kafasında oluşan cemaatle yaptığı dini dersler bütününden fazlası değil. Bu yazıda ise o derslerden yalnızca bir tanesini ele almaya çalışacağım.

Derdim, tesettür. Hitabım ise kelimeyi okur okumaz kafasında başörtülü bir kadın canlandıran herkese. Bu yazı giyinik olduğu halde çıplak[1] kadınlar hakkında değil. Onlar hakkında herkesin bir fikri var zaten. Bu yazı gözlerini harama dikmekten sakınmaları, ırzlarını korumaları[2] emredilen müminler hakkında. Allah, kadın erkek ilişkileri hakkında her ayetinde önce erkekleri uyarmış, daha sonra ise kadınlara talimatlar vermiştir. Dikkat ederseniz kadınlara emredilenler hep daha detaylı, erkeklere emredilenler ise basit ve kesindir. Kuranla alakalı her durumda olduğu gibi bu durumun da birden fazla sebebi olabilir. Bunlardan biri şudur, kadın kendine verilen emirlerin her detayını öğrenir ki bir erkekle iletişime geçerek onun öğretmesinden korunmuş olur. Kadın ve erkek arasındaki mahrem çizgiler yerli yerinde kalır. Sebeplerin diğeri de şudur, Allah kadına emirlerini kendine yetebilecek şekilde detaylandırmıştır ki erkekle müzakere gerektirmesin veya erkeğin müdahalesi gerekmesin. Çünkü genel hükümler ve erkeği ilgilendiren durumlar peygamber üzerinden şekillenebilir ve örneklenirken, kadınların özel durumu onları uygulamada kuran ayetleriyle baş başa bırakmıştır. Sonraki jenerasyon için hanım sahabeler değerli örneklerdir ancak unutulmamalı ki, bir erkek olarak,  peygamber örnekliği yeterli olsaydı zaten Allah bize bu kadar detaylı vahiyler indirmezdi. Ayrıca kadınların fizyolojik ve psikolojik yapılarının kendilerine has oluşu erkeklerin onları anlamasını iyiden iyiye zorlaştırmaktadır (ki ben şu ana kadar kadınları anladığını iddia eden tek bir erkekle de karşılaşmadım). Hal böyleyken mümin erkeklerin kadınlara indirilmiş vahiyler üzerine bu kadar yoğunlaşması epey trajik sonuçlar doğuruyor.

Bunların ilki erkeklerin kendilerine özel olarak inmiş, kadınları kapsamayan, ayetler üzerinde pek durmamaları ve hayatlarında bunları geri plana atmış olmaları. Bunun en çarpıcı örneği tesettür vaazlarında Nur Suresi 31. ayet üzerinde saatlerce konuşan mümin erkeğin, Nur Suresi 30. ayetten ya hiç bahsetmemesi veyahut birkaç kelime ile geçiştirmesidir. Vaaz edenin erkek olduğu, tüm cemaatin erkeklerden oluştuğu bir mecliste kadın tesettürünün her detaylarıyla konuşulduğu ve hatta örnekler verildiğine pek çok kez şahit olmuşsunuzdur. Trajik olan ise bu mecliste Nur 31.’in konuşulması değil, bizzat vaaz eden tarafından bile Nur 30.’a karşı bir eylemde bulunduğunun farkında olmayışıdır. Kadının giyiminin her detayının gözlemiş ve ayete uygun olmadığına karar verdirecek ölçüde üzerine düşünmüş mümin erkek hiç de gözlerini haramdan sakınmış imajı çizmemektedir. Kaldı ki örneklerde bahsedilen, hayallerde canlandırılan kadın bir müminedir ve yapılan açıkça gıybettir. “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”[3] ayeti açıktır. Yani mümin kardeşlerimiz bir dini sohbette iki çuval inciri birden berbat etmiş olmaktadırlar.

Peki, bu iş nasıl yapılmalı? Tesettüre nasıl yaklaşılmalı? Aslen bu sorulara her müminin kendini sorgulayarak cevap vermesi gerekmektedir. Ancak benim naçizane tavsiyem mümin erkeklerin önce kendilerine indirilen tesettür emriyle alakalı detaylı bir araştırma yapmalarına yönelik olacaktır. Kadın vücudunda haram görünen kısımları müstesna olmak üzere[4] tüm vücut olduğuna göre erkeklerin de tüm bu vücut bölgelerine gözlerini dikmekten sakınmaları2yla ilgili açık bir emir bulunmaktadır. Bir kadın tesettürünü üzerine geçirdikten sonra hiçbir korkusu olmaksızın sokakta yürüyebilir ve izin verilen dairede cinsiyet ayrımı yapmaksızın insanlarla iletişime geçebilir. Ancak tesettürünü üzerine geçirmiş bir mümin erkek yaşadığımız dünyada hemen hemen hiçbir şekilde etrafa göz gezdiremez, gerekmedikçe başını yerden kaldıramaz ve ilginç bir şekilde tesettürlü olmayan hiçbir kadınla da gözlerini dikip konuşamaz. Bu bağlamda değerlendirildiğinde mümin erkeğin sınavı mümin kadının sınavından belki de çok daha zor bir hal almaktadır, Allah yardımcıları olsun.

Mümine kardeşime tavsiyem ise şudur; sevgili kardeşim, hayat olması gerekenlerden örülü ideal bir düzende ilerlemez hiçbir zaman. Öyle olsaydı iki cinsin birden tesettüre ihtiyacı olmazdı. İmanımız o yönde ki Allah gereksiz hiçbir şeyi emretmez. “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” İle sınırlı kalmıyor ayet, “Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.” diye de devam ediyor. Allah bize pazarlık payı bile bırakmamış. Gizlemekte olduklarımızın gizli kalması konusunda ayetin sonunda bize tekrar bir uyarı yapıyor, bunu göz ardı edemeyiz. Ayetin bir kısmını uygulayıp bir kısmını görmezden gelmek abesle iştigaldir. Oraya buraya çekmeye, sınırları zorlamaya gerek yok. Çünkü Allah Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah kalplerde olanı bilendir.5 Kaldı ki kadının tesettürüyle korunması gereken mümin erkek değildir, mümin erkeğin tesettürü zaten hem kadını hem de erkeği korumaktadır. Kadın tesettürünün amacı kadını kötü niyetli erkeklerden korumaktır, sizden hiç kimse kötü niyetli bir erkeğe güzel görünmek ister mi? Öyleyse her tesettüre girerken bu niyetle girmek, Allah’ın muradının bu emirle bizi korumak olduğunu bilerek giyinmek gerekir. Biz elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın merhameti elbette ki her şeyi kuşatıcıdır.

Allah size de bize de merhamet etsin.

 

[1] Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):‘Cehennem ehlinden iki sınıf insan vardır ki ben onların benzerini görmedim! Bir topluluk ki yanlarında sığırkuyruklarına benzer bir takım kamçılar var, bunlarla insanlara vurmaktadırlar. Bir de giyinik olduğu halde çıplak, meyleden erkekleri kendilerine meylettiren, başları Horasan develerinin hörgücüne benzer kadınlardır! Bunlar cennete giremezler, onun kokusunu dahi duyamazlar! Kuşkusuz onun kokusu şu kadar, şu kadar mesafeden alınır’ buyurdu.”Müslim 2128

 

[2] (Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Nur Suresi 30. Ayet.

[3] Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir. Hucûrat Suresi 12. Ayet.

[4] Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. Nur Suresi 31. Ayet.

5 Göklerde ve yerde olanları bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah kalplerde olanı bilendir. Tegabun Suresi 4. Ayet.

Yorum bırakın »